HASRET İPLİĞİYLE ÖMÜR DOKUTTUM

 Sultan KILIÇ

Yazmakta hiç zorlanmadım. Yazmasam ölecektim, diyor ya Sait Faik Abasıyanık. Yazmak, çoğu kişi gibi benim için de büyük gereksinim. Ama hiç bu kadar zor olmamıştı yazmak. Yazacağım yaşamöyküsü bir derenin, bir gölün, bir denizin öyküsü olsa, kolaydı. Yazacağım yaşamöyküsü, bir deryanın yaşamöyküsü. Ali Kılıç, bir ömür dokumuş, bir ömür dokutmuşsa; üstelik hasretle dokumuşsa bir ömrü, kolay olmuyor yazmak.
Deryayı anlatmaya nereden başlasam, diye aylardır beklemekteyim. Derginin yönetiminden sorumlu olan arkadaş, ikinci kez soruyor, yazınız hazır mı, diye. Diyemiyorum ki   Elli yıldır biriktiriyorum Ali Kılıç ile ilgili verileri; ama ilk kez, yazmakta zorlanıyorum.




 
Yazmaya bir yerden başlamak gerekiyor da… Nereden başlamalı? Dokuz yaşındayken öksüz kalan Ali Kılıç’tan mı, ırgat Ali Kılıç’tan mı; inşaat işçisi,  dokuma işçisi, kalaycı çırağı, marangoz çırağı Ali Kılıç’tan mı, Akçadağ Köy Enstitüsü öğrencisi Ali Kılıç’tan mı, köy öğretmeni Ali Kılıç’tan mı, harika bir baba ve eş olan Ali Kılıç’tan mı, dokuz çocuğunu büyütmek, okutmak için olağanüstü çaba gösteren Ali Kılıç’tan mı, ülke ve dünya sorunlarına kayıtsız kalamayan Ali Kılıç’tan mı, yetmiş yaşından sonra bir yabancı dili kendi çabalarıyla öğrenen Ali Kılıç’tan mı, ozan Ali Kılıç’tan mı? Adam gibi adam Ali Kılıç’tan mı, nereden başlamalı? En iyisi, Ali Kılıç’ın kendi anlatımlarından alıntılarla başlamak. 



 22 Mayıs 1924 tarihinde Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Karahöyük köyümde doğmuşum. Doğum tarihim bile ironikmiş meğer. Çok sevdiğim anamı, dokuz yaşımdayken 22 Mayıs 1933 tarihinde kaybediyorum çünkü. Anamı şu anda gözümün önüne getiremiyorum tabi. Beni ve bacım Gülsüm’ü çok sevdiğini biliyorum. Anamın güzel, becerikli, temiz, dürüst, okuryazar, ileri görüşlü bir ana olduğunu biliyorum. Derslerimde bana yardımcı olduğunu hatırlıyorum. Dört yaşımda gittiğim ilkokulu, dört yılda bitirmemde anamın desteği yadsınamaz. İlkokulu başarıyla hem de sınıf atlayarak bitirdim de ne oldu? Anamın ölümüyle okul hayatım da sona erdi. Babam cahildi, fesat komşuların kışkırtmaları da işine geliyordu.
Benim okumamı engellemek için, nüfus cüzdanımı yırtmayı bile başardı. Daha sonra, yetişkinlere yalvararak nüfus cüzdanıma yeniden kavuşacağım, o çocuk halimle.



Okula başlayışımı anlatayım, unutmadan. 1928’de ben okula hevesle, kayıtsız gidiyorum. Ülke Latin alfabesine geçmiş; ama öğretmenler de acemi. Ben Latin alfabesini, eğitmenlerden önce çözdüm. O zaman Arguvan ilçe değildi, adı da Tahir köyüydü. Karahöyük, Harput’a bağlıydı. Harput’tan Maarif Emini geldi. Elime Köroğlu gazetesini verdi, okumamı istedi. Köroğlu gazetesinde okuduğum şiiri hiç unutmadım. Şiirin bir dörtlüğünü söyleyeyim:



Efil efil esiyor          
Çin Japon’u kesiyor
Kendi ettiğine bakmıyor
Yine bize küsüyor


Anam ölmeden önce, yaz gelince Arapgir’e giderdik. Kışa kadar anam Arapgir’de bez ve kilim dokurdu. Bacımla ben de anama masura sararak yardım ederdik. Arapgir’e son gidişimizde bir bacım daha doğdu. Doğumdan sonra anam öldü, Arapgir’de toprağa verildi. Gülsüm bacımla yeni doğan bacımın bakımı bana kaldı. Anamın yokluğu dokuz yaşımın üstlenemeyeceği büyük acıyken, bir de bebeğin bakımını üstlendim. Yetmiş yaşlarımdayken anam için yazdığım şiiri öğrencim Erhan Yılmaz seslendirdi:




ANAM
Melek yüzlü benim anam
Öldü gitti dünkü günde
Üç tane öksüz gülü de
Soldu gitti dünkü günde
Arapgir’in kazasında
Kimse olmadı yasında
Üç öksüzü arkasında 
Koydu gitti dünkü günde
Yalınız çektim yasını
Kimse duymadı sesimin
O çocukluk hevesimi
Kırdı gitti dünkü günde
Altmış dörttür yıl dönümü
Dostlarım bilir ünümü
Göremedi ak günümü
Öldü gitti dünkü günde
Ali Kılıç gönül yası
Kulakta aç kardeş sesi
Ne bülbül ne gül hevesi
Soldu gitti dünkü günde.




Basmacılar diye Ermeni komşumuz vardı. Basmacıların anası bize analık etti. Babam köyden gelip bizi Karahöyük’e götürünceye kadar Arapgirli o iyi insanlar bize sahip çıktılar. Orada hayvanı olmayan memur hanımları bile kardeşim için süt getirirdi. Babam bizi Karahöyük’e götürdü. Ben akşama kadar tarlada çalışıyorum. Tarladan eve akşam dönüyorum. Döner dönmez de bebek bacımın başına koşuyorum. Bacımın günden güne sararıp solduğunu çocuk halimle fark ediyordum. Mendilimi ıslatıp ucunu bebeğin ağzına veriyordum. Sıkı tutmasam bebek, mendili yutacak gibi emiyordu. Bir ay sonra bebeği mezarlığa götürdüler. Sonradan öğrendim, babamın akrabalarından birini babama eş olarak düşünüyorlarmış. Bebeği aç bırakarak bebekten kurtulma yolunu seçmişler.



Anam öldükten sonra dünyam karardı. Okul hayatım sona erdirildi. Babama şahra taşıyordum. Köyde tarla sahiplerine ırgatlık ediyordum. Nüfus cüzdanım yırtılmıştı. Bebek bacım, aç bırakılarak öldürülmüştü. Gülsüm bacım, bakıma sevgiye muhtaçtı. Demek ki okuma umudumu tam yitirmemişim. İsa köyünden Memet Hoca, bana okul kitapları verdi. Fırsat buldukça kitapları okuyor, kendi kendime ders çalışıyordum. Gülsüm bacım küçük; bakıma, sevgiye muhtaç, dedim ya. Anasız kuzunun değeri olmazmış. Mamoğ emmiyi yılan sokmuş. Yılanın soktuğu yeri, bacıma emdirmişler, zehirini çıkarsın diye. Analı kuzuya yapabilirler mi bunu? Olaydan on beş gün sonra, Gülsüm bacımın dişlerinde ağrılar başlıyor. Köyün berberi, bacımın dişlerini çekeyim, derken; bacımın çenesinin yarısı, berberin eline geliyor. Bacım da gün görmedi, anamdan sonra.
Arapgir’de Agop Usta’ya dokuma çıraklığı yaptım. Vahap Usta’ya hızar çektim. Konyalı Marangoz Rum Haralanbos Usta’dan marangozluk öğrendim. Karahöyük’te Arapgirli Marangoz Ali Hayri’ye çırak oldum. Kalaycı Abdullah Elçi’ye çıraklık yaptım. Nüfus cüzdansız, anasız, okulsuz, ırgatlık ve çıraklıkla üç yılım geçti. Babam, anamdan kalan tek altın küpeyi bile bozdurup harcadı bu arada.




Sözü geçen, zengin amcamız Yusuf Ağa’ya gittim bir gün. Babamın, hükümet kapısına gitmem dediğini; nüfus cüzdanımı çıkarttırırsa, karşılığında evinin damının sıvasını yapacağımı, söyledim. Yusuf Ağa, babama: “ Gel şu deliyi başımdan götür ki uyuyayım. Askere giderken nüfus cüzdanını cebine koyarlar nasılsa.” diye seslendi. Bu nüfus cüzdansızlık beni çok üzdüğünden ben öğretmen olarak Karahöyük’e atandıktan sonra yeni doğanların doğum kâğıtlarını düzenli olarak yazıp nüfus müdürlüğüne teslim ettim. Kimse kimliksiz kalmadı.




Üç yıl Arapgir’de ve Karahöyük’te ırgat ve çırak olarak çalıştıktan sonra bir mart ayında Topal Hüsöğ, Mıncı’nın Hıdır ve ben Karahöyük’ten çıkıp Malatya’ya çalışmaya gittik. On üç yaşımdayım, amele pazarında çalışıyoruz. Ne iş olursa o işe götürüyorlar amele pazarından. Hıdır’la ben, Cirikpınarı’nda bir bahçe damında kalıyoruz. Çamurun içinde yatıyoruz; öyle kötü, soğuk bir dam işte.




 Akrabam Godoğ Yusuf geldi köyden. Yanımızda üç gün kaldı. Çamur içinde yatma çilemize katlanamadı. Godoğ Yusuf, üç gün sonra köye döndü. Köyde de kimseye söylememiş çilemizi. Barguzu’ya ağaç budamaya çağırdılar beni. Kalacak yerim de iyiydi Barguzu’da. Topal Hüsöğ, illa köye dönelim, dedi. Malatya’dan üç yüz haneli köyümüze, Karahöyük’e dödük. Şimdiki gibi değil ulaşım. Döndük, diyorum, bir cümlede bitiyor. On iki, on üç yaşındaki çocukların, onca yolu yürüyerek aştıklarını düşünün. Yollarda da çok yorulduk, bitkin düştük.


 
Köye varınca Memet ağabeyim, amelelikte kazandığım on iki liramı aldı. Hasta yatağımda bir gün hatırımı sormadı. Halimi sormaya arkadaşım Kör Ali geliyor. Hıdır, çok bitkindi, perişandı. Kör Ali’ye hep Hıdır’ı soruyorum. Her gün, Hıdır da iyi, demekten bir gün bıktı sanırım. “ Hıdır rahatladı, şimdi mezarlıkta.” dedi. O hasta halimle günlerce Hıdır’ın ölümüne ağladım.  Köyümüzün girişinde köyün bekçisi Hıdoğ dayı, Hıdır’ı perişan durumda görünce, sırtlayıp köye getirmişti; ta Ağgedik’ten sırtlayıp köye getirmişti. Köyümüzün dört bekçisi oldu, dördü de adam gibi adamdı.
İyileştikten sonra, arkadaşım Hıdır’ı köyümüzün mezarlığında bırakarak Malatya’ya döndüm. Kazancım, birikimim olan on iki liramı da elimden almışlardı. Yine açtım, yine parasızdım. Akpınar’da bir handa kaldım. Parasını, iş bulup kazanınca ödeyeceğim. Yine amele pazarına gittim. Orada Trabzonlu Ömer Usta, amelelere su taşımamı önerdi. Günlük elli kuruş. Otuz altı saatlik açlıktan sonra, iki ekmekle yeşil soğanı yiyişimi gören ustanın güvenini kazandım. Akşam olunca Pötürge Hanı’na gittim. Pötürge Hanı’nda Pötürgeli Memet’le arkadaş olduk. Malatya Mensucat (dokuma) Fabrikası’nın temelini kazmaya başladık. Sıra kalıp çekmeye gelince, marangoz çıraklığımda öğrendiklerim çok işime yaradı. Kalıpçılıkta günlüğüm üç buçuk liraya çıktı. Bu arada, okuma aşkım hiç sönmedi. Malatya Halkevi’ne gidiyor, orada sürekli kitap okuyordum, amelelikten fırsat buldukça. Nüfus cüzdanımı çıkartmam gerekiyordu önce. Mensucat fabrikası yükseldi, tavan betonu atıldı. Bir ay da çatı altı betonunu suladım, beton çatlamasın diye. Paramı alıp yine köye döndüm.



Okumaktan umudumu kesmemiştim, Halkevi’ne gidip kitap okuyordum. Şimdi de fabrikada kadrolu çalışabilmek için nüfus cüzdanına ihtiyacım vardı. Köyün muhtar azasına beş on paket sigara götürdüm. Aza ile muhtara derdimi anlattık. Muhtar, beni aza Maço Ahmet ile ilçe nüfus müdürlüğüne yolladı. İlçe Nüfus Müdürü, Hekimhanlı Mahmut Ünsalan’dı. Müdüre de litrelik iki şişe rakı götürdüm. Babamın, okumamı engellemek için yırttığı nüfus cüzdanıma sonunda kavuşmuştum. O rüşvetlerin dışında kimseye rüşvet vermedim, kimseden de rüşvet almadım.




Karahöyük’ten Malatya’ya döndüm. Malatya Mensucat Fabrikası’na kadrolu işçi olarak kaydoldum. Bibimin öksüz yetim üç çocuğunu da nüfus cüzdanlarını çıkartarak fabrikaya işçi yazdırdım. Üç yıl fabrikada çalıştım. İçimde yanan okuma isteği hiç sönmedi. Bir gün köylüm Hıdır Elçi’den güzel bir haber aldım. Acele Akçadağ’a gitmemi istiyordu. Akçadağ Köy Enstitüsü’ne öğrenci alınacakmış. Sabahı bekleyemedim, 17 Mart 1940’ta, gece Akçadağ- Karapınar’a gittim. İlkokuldan sonra üç yıl ara vermiştim okumaya. Çeşitli işlerde çalışmıştım. Bunları göz önünde bulunduran idareciler, beni önce kaydetmek istemediler. Bana soru sormalarını, beni bir çeşit sınavdan geçirmelerini istedim. Halkevi’nde geceleri ders çalışmamın yararını gördüm. Sınavı başarıyla geçtim, Akçadağ Köy Enstitüsü’ne 102 numaralı öğrenci olarak kaydoldum.



Babam gibi diyemeyeceğim, anam gibi öğretmenlerim oldu. Hüsniye ve Ahmet Kün öğretmenlerim, benimle yakından ilgilendiler. Bana bolca kaynak sundular, takıldığım yerlerde devreye girdiler. Anam kadar sevdiğim Hüsniye Kün öğretmenim, doğum yaparken öldü. Anama ağladığım kadar ağladım onun için. Geride kalan oğlunun mühendis olduğunu, Amerika’ya yükseköğrenim için gittiğini öğrendim sonradan.



Köy enstitüsünde günde beş saat teorik, beş saat de uygulamalı ders görüyorduk. Yaşam için gerekli derslerdi bize verilen dersler.
Marangozluk, demircilik, terzilik, hayvancılık, dokumacılık, arıcılık, duvar ustalığı, bahçe ve tarla ziraatı… Türkiye genelinde açılan köy enstitülerinin öğrencileri olarak öğrenirken, çalışarak üretiyorduk. Öğrenciler devlete yük olmuyordu. Yük olmak şöyle dursun, artı değerimiz Türkiye bütçesine yakındı. 



Türkiye bütçesine denk üretim yapan köy enstitülerini 1946’dan sonra baltalamaya başladılar. Aydın, ileri görüşlü, Atatürkçü, yurtsever, demokrat, sorgulayan öğretmenler yetiştiren köy enstitülerini ABD, IMF, AB ister mi? Köy enstitüleri yaşarsa Türkiye’yi istedikleri gibi yönetemeyecekler, sömüremeyecekler. En iyisi, üreten; her anlamda soyut ve somut üreten bu kurumları kapatmalıydılar. Köy enstitüleri, aydın düşüncenin çağdaş, demokrat, becerikli, üretici öğretmenler yetiştirdiği sürece, Türkiye kendine sömürtmeyen, insan haklarına saygılı, uygar bir ülke olacaktı. Bu da emperyalistlerin ve onların içerideki iş birlikçilerinin işine gelmeyecekti. 




Akçadağ Köy Enstitüsü’ndeyken yazdığım bir şiiri yıllar sonra bana ulaştırdılar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu, şiirimi babasının arşivinde bulmuş. Bu şiiri 20 Aralık 1940’ta yazmışım:




HASRET
Sekiz seneden beri hasret kalmıştım sana
Faydalı genç yetiştirmek istiyordum vatana
Her neyse atıldığım iş, tersine giderdi
Yoksulluk, gölge gibi beni takip ederdi
Var olsun Cumhuriyet, hasreti kavuşturdu
Akçadağ ilçesine enstitüyü açtırdı
Hasretime kavuştum, gönlüm şen, gözlerim şen
Karapınar yazısı bana geliyor Gülşen
Vatan ve millet için candan çalışacağım
Bilmediğim şeyleri sorup alışacağım
En büyük danışmanım kitaplarım olacak
Bilgim, görgüm, hünerim milletime kalacak
Bu kutsal görevimi iyi kullanacağım
Ucundan ölüm olsa işe yollanacağım
Elbet bir gün gelecek ben de çoğalacağım
Ulu bir çınar gibi yurtta sallanacağım
Kurt ve kuzuyu gölgemde barındırmak isterim
Kötülükten milleti arındırmak isterim
Yetim hakkı yiyeni süründürmek isterim
Yoksulu ve yetimi barındırmak isterim
Ali Kılıç, ülküme kavuşmaktır muradım
Tutunuz ellerimden gideyim adım adım
Elbet bir gün olacak benim kolum kanadım
Türkiye’mde duyulsun engin ve güzel adım.




Okuldaki kimi öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı hâlâ hatırlarım. Öğretmenlerimizden Hüsniye Kün, Ahmet Kün, Hüseyin Küçükkurt, Recep Çekiç; arkadaşlarımdan Hekimhanlı Ahmet Özer, “Baba” lakaplı Akçadağlı Süleyman Ağca, Diyarbakır’ın Kulp ilçesinden Cemal Yıldırım, aslen Parçikanlı şimdi Orduzulu Mehmet Boztepe, Ahmet Acar unutamadıklarımdandır. Ahmet Acar, hastalandığımda, revirde on gün başımda beklemişti. 




Acısıyla tatlısıyla çok güzel günlerimiz oldu. Yirmi yaşında bir köy öğretmeni olarak mezun oldum. Köyüme atandım. Eşim Güldane Topçu ile evlendik. On beş yıl Karahöyük’te, iki yıl Minayik (Kuyudere)’te, on üç yıl da Malatya Atatürk İlkokulu ve Cengiz Topel İlkokulunda çalıştım. Dokuz çocuğumuzu da okuttuk. 1981 yılında emekli oldum, Ankara’ya yerleştik. Güçlüklerle birlikte mücadele ettik. Üretmeye, özellikle şiir yazmaya devam ediyorum. Şiir yazmak benim için olmazsa olmaz bir kavram. Su gibi hava gibi yaşamın doğal gerekliliklerindendir. 



İki şiir kitabım yayınlandı: “Hayatımdaki Güller ve Dikenler”, “AnKARAhöyük”. Birçok şiirim de oğlum Doktor Hasan Basri Kılıç tarafından bestelendi, Erhan Yılmaz tarafından seslendirildi. Eşim Güldane için pek çok şiir yazdım, bunlardan Mor Beliklim’i de Cemal Öztaş seslendirdi. Pek çok antolojide yer aldı şiirlerim.




ARGUVAN’IN ÜSTÜNE
Sunam Arguvan’a bahar erişti
Sümbüller açılmış gülün üstüne
Koyun kuzu birbirine karıştı
Arılar dolanır balın üstüne
Obalar ovadan yaylaya göçtü
Bercim biraz evvel kapıdan geçti
Bahçenin tomurcuk gülleri açtı
Yeşili bezenmiş alın üstüne
Keklikleri kayalardan ötüşür
Bağlamanın tellerine karışır
Arguvan’ın âşıkları atışır
Sanki şeker koymuş dilin üstüne
Deli gönlüm yücelerden indirdim
İndirdim de enginlere kondurdum
Ben yönümü Arguvan’a döndürdüm
Güzeller dizilmiş yolun üstüne
Ali Kılıç aşk ateşi sarınca
Gönlüm coşar Arguvan’ı görünce
Vakit gelir toprağıma varınca
Sanki yaprak düşer gölün üstüne




BİZİM SEVGİMİZ
Çok şükür inatlık olmadı bizde
Bizim sevgimiz de ödedir özde
Her zaman duruldu verilen sözde
Bizim sevgimiz de ödedir özde
Dokuz çocuk, yirmi torun büyüttük
Hepsini de güzel güzel eğittik
Zaman geldi tüm dünyaya dağıttık,
Bizim sevgimiz de ödedir özde
Onlar bizi biz onları anarız
Yollar uzak, gönül yakın sanarız
Hasretiyle için için yanarız
Bizim sevgimiz de ödedir özde
Ali Kılıç açık olsun yolumuz
Teneşire hazır olsun salımız
Yollar uzak ben gidemem yalınız
Bizim sevgimiz de ödedir özde
(20 Mayıs 2008)




NESİNE VARAYIM BEN O YAYLANIN
Gidenler gider de gelenler gelir
Nesine varayım ben o yaylanın
Yolu uğrayanlar hep pişman olur
Nesine varayım ben o yaylanın
Güzeller de ok kirpikli güzeller
Salındıkça ciğerciğim ezerler
Yaz baharda çadırları bozarlar
Nesine varayım ben o yaylanın
Bir bak sevdiceğim, gözümde yaşlar
Aşka düşenlerde olur bu işler
Ataşta yanıyor ağaçlar kuşlar
Nesine varayım ben o yaylanın
Dağın doruğunda sevdiğim yitti
Şu benim figanım ta arşa gitti
Sanki sevdiceğim elimden tuttu
Nesine varayım ben o yaylanın
Ali Kılıç sever genci güzeli
Böyle midir yaraların yazarı
Çifte yavruların oldu mezarı
Nesine varayım ben o yaylanın




MOR BELİKLİM
Mor beliklim zülfün kemend eyleme
Gidiciyim yollarımı bağlama
Ardım sıra uğrun uğrun ağlama
Bu dünyanın halı böyle sevdiğim
Hakkın çoktur helal eyle sevdiğim
Ezelden ebede bu dünya yalan
Bir bak hiç olmuş mu ebedi kalan
Hızır İlyas derler o dahi yalan
 İnsanın isteği böyle sevdiğim
Doğru düşün, doğru söyle sevdiğim
Hasta iken sen gel otur başıma
Ölür isem biraz ağla nâşıma
Bir kuş ol da mezarımın başına
Geceleri gelip tüne sevdiğim
Derdin deme ele güne sevdiğim
Terazi gelmezse Ülker aşmıyor
Gönlüm sana tutkun, senden şaşmıyor
Hiç kimse kimseye derdin açmıyor
İsterisen sen de açma sevdiğim
Derdin deme, ele güne sevdiğim
Ali Kılıç, baş sağ iken yazarım
Körpe torunlarda kaldı nazarım
Kim bilir ki nerde kalır mezarım
Bu dünyanın halı böyle sevdiğim
Hakkın çoktur, helal eyle sevdiğim





SEHER YELİ
Neden, beni gördün döndün deliye
Benzetemedin mi yoksa Ali'ye
Ten buruşmuş, saçlar ağarmış diye
Sitem mi edersin de seher yeli
Şunda üç beş günlük bir ömrüm kaldı
Bütün gençliğimi saatler çaldı
Kocamayan deli bir gönlüm kaldı
Dostlara durumum de seher yeli
Ameliyatlarla geçti hep bu yaz
Güllü’nün saçları, kar gibi beyaz
Gerdan da buruştu kalmadı kiraz
Dişleri döküldü de seher yeli
Hani tek tek basan kara cızmalı
Mor beliği on dört bölük düzmeli
O da benim gibi romatizmalı
Hafif hafif seker de seher yeli
Ali Kılıç, haber alır dostundan
Nice yıllar geldi geçti üstünden
Dertsiz göçen var mı dünya üstünden
Dostların derdini de seher yeli




DUYDUN MU?
Gözünü sevdiğim gül yüzlü Leyla’m
Aramızdan yıllar geçti duydun mu?
Yine bahar Arguvan’a erişti
Ağdepe’de çiğdem açtı duydun mu?
Hasretin çektiğim kaçıncı bahar?
Yolunu gözlerim ben de her seher
Baharın yağmuru gözümden yağar
Akan yaşlar seli geçti duydun mu?
Bahar geldi Karahöyük’e erişti
Bütün göçler birbiriyle yarıştı
Nice nice küsülüler barıştı
Ali Kılıç yaşın saçtı duydun mu?
 (08.10.2006)




GERİ GELSİN
Emekledim koşamadım
Sevinip de coşamadım
Doya doya yaşamadım
Geri gelsin çocukluğum
Anam bana geri gelsin
Babam bir kez daha görsün
Bizim de yüzümüz gülsün
Geri gelsin çocukluğum
Nerede kollu sapanım
Her gün yüzümü öpenim
Buruştu o nazik tenim
Geri gelsin çocukluğum
İşime hep koşup gittim
Sular gibi coşup gittim
Büyüdükçe şaşıp gittim
Geri gelsin çocukluğum
Yaş büyüdü baş büyüdü
Her türlü savaş büyüdü
Elden gelen taş büyüdü
Geri gelsin çocukluğum
Ali Kılıç hallar böyle
Sen feleğe sitem eyle
Durma ne söylersen söyle
Geri gelsin çocukluğun




ELVEDA
Yaklaştı zamanım çileler doldu
Eşim dostum, kavum hısım elveda
Gönül, Hak yolunda bana gel oldu
Ela gözlü yavrularım elveda
Çok çektim, yolları aştım da geldim
Ağlayıp gülerek geçtim de geldim
Mansur'un dar'ına düştüm de geldim
Ela gözlü yavrularım elveda
Eline aldığı incedir elek
Başa dek güldürmez kahpedir felek
Sizlerin sağlığı olsun son dilek
Ela gözlü yavrularım elveda
Gidin işinize doğru çalışın
Türlü çileleri görün alışın
Varlığımı kardeş kardeş bölüşün
Ela gözlü yavrularım elveda
Ali Kılıç, öğütlerim tutula
Doğrulukla hoş menzile yetile
Uymayınız yalancıya katile
Ela gözlü yavrularım elveda




  

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

banner40

banner45

banner57

banner39

banner44

banner56