Herkesin Şehri İstanbul
Rüstem Budak
Şehirler; insan, din, ideoloji, devlet ve medeniyet hafızasındaki yerleri kurdukları ilişkiye göre birbirinden farklı tanımlamalara neden olur. Din- ideoloji ve medeniyetler her şeyi tanımlayıp konumlandırdıkları gibi şehirlere de belli çerçeveler içinde isim, tarif, misyon ve konum belirlediler. Bir insan için şehir öncelikle memleket, anavatan ve atalarından (devraldığı) bir mirastır. Dinler ise yeryüzünde toplumunu yeniden inşa ettikleri bu mekânları kutsallaştırmış ve varlıklarıyla kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Devlet açısından başkent, il ve coğrafik bir unsurdur. Medeniyetler ise kendisine yaptığı katkılara göre şehirleri sınıflandırır.
19. yüzyıla gelindiğinde insanlığın varlık mücadelesi verdiği dinlerle beraber ideolojiler sahne aldı. Türkiye açısından son yüzyılı ideolojiler yüzyılı olarak tanımlayabiliriz. Bazıları dinlerden beslenmekte, bazıları ise insanlığın zamansal yorumu olarak ortaya çıkmışlardır. Türkiye’de varlık imkânı bulan ideolojiler başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok (şehre) ilişkin kendine has özelliklerinden, tarihsel geçmişlerinden, şahitlik ettiği olaylardan ve ideolojik beklentilerinden hareketle şehir tasavvurları oluşturdular.
İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır ve Tunceli örneğinde olduğu gibi Türkiye’de varlık alanı bulmuş Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık ve Sol algısında farklı farklı tasavvurlar bulunmaktadır. Bu yazı dizimizde ideolojilerin İstanbul başta olmak üzere şehirlere ait tasavvurlarına yer vereceğiz.
İstanbul şehirler içerisinde din- ideoloji ve medeniyetler için önem atfeden ve ilgi belirleyenlerin başında gelmektedir. Coğrafik konumu ve medeniyetlerin geçiş noktasında olması hasebiyle birçok farklı kesim tarafından dikkate alınmakta, değer atfedilmekte ve gelecek tasavvuruna anlam katmaktadır. Tarihsel sürecine göre din-ideolojiler İstanbul’u kendi inanış, düşünce ve felsefelerine göre konumlandırmış ve yapılandırmaya çalışmıştır.
İstanbul Hıristiyanlık öncesinde Roma hâkimiyetinde yer alan önemli merkezlerden biridir. Roma’nın ihtişamlı göstergelerine muhafazasızlığa rağmen şehirde rastlamak mümkündür. Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi olarak önemli bir konum edinmiştir. Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabulü ile birlikte başkent olmanın ötesinde dinî bir misyon yüklenecekti. Katolik ve Ortodoks olarak ayrılan Hıristiyanlık dünyasında Ortodoks âleminin merkezi olarak ortaya çıkacaktı. Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi özellikle Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Akdeniz havzasında yer alan Ortodoksların dinî inanç merkezi konumuna gelecekti. İstanbul’un fethi Avrupa ve Hıristiyanlık dünyasında büyük yankılar oluşturacak ve medeniyet dönüşümünü hareketlendirecekti. Avrupa’da fetih ile birlikte İslâmlaşan ve Türkleşen şehir olarak her daim bir gün bu şehrin tekrar ele geçirileceğine dair inanç korunmaya çalışıldı. Hâlen sürdürülen korumacılık ve tehdit algısı bu sürecin ürünüdür. Osmanlı’ya yönelik Avrupa’da aralıklarla yeni haçlı seferlerinin oluşturulması noktasında ortaya konan irade başarıya ulaşamadı. Osmanlı döneminde İstanbul’un nüfusu içerisinde önemli yer tutan ve kabul gören gayr-ı müslimler cumhuriyet döneminde ulusçuluk rüzgârıyla, değişik olay (Mübadele-Tehcir) ve vesilelerle (6-7 Eylül Olayları gibi) tasfiye edilmişlerdir. Genel olarak Hıristiyanlık, özel olarak da Ortodoks âlemi içinde esaret altındaki bu toprakların bir gün kurtuluşuna olan inanç korunmaya çalışılmaktadır. Osmanlı dönemindeki kazanımlarını bugün özlemle aramaktadırlar. Heybeliada Ruhban Okulu gibi doğal haklar ellerinden alınmış, açılması için ülke içinden ve dışından gelen taleplerle ancak açılması gündeme gelmektedir.
İslâm dininin Arabistan’dan çıkıp yayılma gösterdiği dönemden itibaren İstanbul ele geçirilmesi hedeflenen ana merkezlerden biri olacaktı. Dönemin süper güçlerinden biri olan Roma-Bizans İmparatorluğu’nun da merkezi olan İstanbul, Müslümanlarca ele geçirilmek istenen hem psikolojik hem de stratejik hedeflerden biri olmuştu. Doğuda dönemin diğer gücü olan Pers-Sasanileri yenen Müslümanlar batıya doğru ilerleyişlerinde İstanbul’u ilk hedef olarak gözetmişlerdir. Buna sebep olarak gösterilen diğer saik ise bazı hadisçiler tarafından şüpheli görülen Peygamberimiz’in buyurduğu “Kostantiniyye (İstanbul) elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandan; onu fetheden askerler, ne güzel askerlerdir…” hadisidir. Müslümanlar bu hadisteki komutan ve ordu olmak şerefini taşımak istediler. İstanbul’da bu seferler sırasında şehit olan veya vefat eden birçok sahabe mezarı bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Eyüp Sultan fetihten sonra mezarı bulunmuş, türbe yapılmış ve imparatorluk devrinde padişahların başa geçmesi ve meşruiyet kazanması için ziyarette bulunmaları gereken mekân olarak kutsallık kazandırılmıştır. İstanbul ele geçirildiğinde batının kapıları açılmış, hâkimiyetleri pekişmiş olacaktı. Ancak birçok fetih girişimine rağmen başarılı olunamadı. İstanbul’u fethetmek Osmanlı İmparatorluğu padişahı Fatih Sultan Mehmet’e nasip olacaktı.(29 Mayıs 1453). Bu döneme kadar gerileyen Bizans ve Avrupa, yeni bir medeniyetin kurucu iradesi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleyişine karşı koyamadı. Fetihten sonra şehrin İslâmlaşması ve Türkleşmesi için büyük bir çalışma başlatıldı. Hem demografik açıdan, hem sosyolojik, hem de mimari olarak Hıristiyanlığın merkezlerinden olan şehir, İslâm’ın en önemli merkezlerinden biri oldu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dayandığı algı ve aklın donması, modernleşme sürecinin dönüştürücü iradesine karşı gelememesi, batının kaotik yapısıyla mücadele edememesi sonucu kaçınılmaz durulma-gerileme sürecine girildi ve nihayetinde Cumhuriyet dönüşümü gerçekleşti. Her medeniyetin kriz dönemlerinde ortaya çıkan kurtuluş ideolojileri kendi tasavvur ve var oluşlarında İstanbul’a farklı bir yer vermişlerdir.
Osmanlıcılık, dağılmaya yüz tutan imparatorluğu bir arada tutmak için üst kimlik olarak Osmanlı’yı kendine öncelikli belirleyen ideoloji olacaktı. Farklı coğrafya, din, dil ve ırkların bir arada yaşama tecrübesi olan Osmanlı’nın çözülmeye karşı çıkış iddiasıydı. Bu iddia da İstanbul hâlihazırda sürdürdüğü merkez ve başkent olma konumunu sürdürecek ve birleştirici bir misyon üstelenecekti. İmparatorluğun etki ve hâkimiyet alanında olan topraklarda hem hilafet hem de saltanatın merkezi olan İstanbul değişimin hareket merkezlerindendi. Ancak bölünmeye giden sürece karşı bu teklif kabul görmedi ve yerini cumhuriyete bıraktı.
İslâmcılık Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkıp Cumhuriyet süreciyle birlikte yaşadığı devinimle hâlen hayatiyetini sürdürmektedir. İstanbul ilk dönemlerde çok ön plana çıkarılamasa da özellikle dağılma döneminde bu şehir için gündemde tutulan Hilafet misyonuyla Müslüman coğrafyaların bağlayıcılığı istendi, beklendi. Osmanlı padişahı aynı zamanda halife olarak İstanbul’da ikamet etmekteydi. İslâm dünyasında kurtuluş arayanlar İstanbul ve padişah şahsında büyük ümitler beslemişlerdir. İmparatorluğun yerini Cumhuriyet’e bırakması ile birlikte merkez tartışması kendini gösterecekti. Osmanlı bakiyesinin tasfiye girişimi İstanbul’u da kapsamış ve hilafetin ortadan kaldırılması ile de dinî bir merkez olma özelliğini kaybetmiştir. Böylece Batıcı değişimin bu girişimlerine karşı İslâmcılar sürekli Ankara’ya karşı İstanbul’u merkez kabul eden yaklaşımları ile sembolleştireceklerdi.
İstanbul’u fethedildiğinde dinî merkez ve sembol olan Ayasofya’yı, bir hâkimiyet ve fethin gerçekleştiğine dair gösterge olarak camiye dönüştürüldü. Yaşanan değişimle birlikte Cumhuriyet döneminde Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi (24 Kasım 1934) İslâmcılar için fethin sembolü olan bir mabedin, mescit fonksiyonundan çıkarılması moral değer açısından yenilginin göstergelerinden biri olarak kabullenildi. “Zincirler Kırılsın, Ayasofya Açılsın” sloganı eski canlılığını korumasa da ve talep olarak hassasiyetini sürdürmektedir. Özellikle 1970 ile 1980 arasında en çok dillendirilen sloganlardan biri olmuştur. Osman Yüksel Serdengeçti Ayasofya’nın durumunu kendi düşünce dünyasında şöyle resmeder:
Ey İslam'ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya!
Şerefelerinde fethin, Fatih'in şerefi,
Işıl ışıl yanan muhteşem mabet!..
Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?
Hani minarelerinden göklere yükselen,
Ta maveradan gelen ezanlar?...
Hani o ilahî devir, ilahî nizamlar?...
Ayasofya ses vermiyor,
Ayasofya bir hoş,
Ayasofya bomboş!...
İslâmcılar, Cumhuriyet dönüşümü ile birlikte kaybettikleri siyasal, sosyal, kültürel konum ve taleplerini fetih ideolojisi üzerinden ifadelendirdiler. İstanbul’un fethinin yıldönümü en canlı ve hassasiyet ile Millî Görüş Hareketi tarafından kutlanmaktadır. Bu kutlamalar bir nevi İstanbul’un itildiği ikinci konuma ve yaşanan dönüşüme itiraz ile idealleri sembolize eden şehir olduğunun ilanıdır. Buna göre İstanbul yeni bir fetih beklemektedir. Bayrağın İstanbul’da indiği yeniden düştüğü yerde kalkabileceği iddia edilir. İslâm dünyasının kurtuluş olarak geleceğinin İstanbul’da aranması gerektiğine inanılır. Bu fethi gerçekleştirecek “Fatihler” yeni nesil arasından çıkacaktır. Ârif Nihat Asya’nın Fetih Marşı yeni bir fetih ideolojisine vurgu yapmaktadır:
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden…
Senin de destanını okuyalım ezberden…
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…
Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!
1980’lerden sonra İslâmcılar için İstanbul’un Beyazıt Meydanı eylem-pratik yeri oldu. Özellikle her cuma namazı sonrası yapılan eylemler ile Türk ve İslâm dünyasına yönelik tepkilerle gündeme gelmiştir. Anadolu ve İslâm dünyasında dikkatle takip edilen eylemler İstanbul’un kalbinde ve tarihî meydanında İstanbul’un tarihî misyonunu ele almasını talep ediyordu. Saadet Partisi’nin eylemler yerine ihdas ettiği miting geleneği ile birlikte Beyazıt Meydanı bu konumundan uzaklaşacak, onun yerine Çağlayan ve Taksim Meydanı ön plana çıkacaktı.
İslâmcı-muhafazakâr çevre yaşanan dönüşüme karşı kendi mahalle ve gettolarını oluşturarak varlık sancısını dindirmeye çalışacaktı. Başta Fatih Mahallesi, Üsküdar semti olmak üzere yeni oluşturulan mahallelerde korumacılık ile ortamını oluşturmaya çalışacaktı. Özellikle Fatih Mahallesi bir dönem irtica-mürteci gündemli arayışları için medyanın sürekli objektifini yönelttiği mekânlardan biri olmuştur.
İslâmcılar için İstanbul algısı nostaljik bir Osmanlı hayalinden ibarettir. Bir akşam güneşinin Sultanahmet ve Süleymaniye’nin minareleri-kubbeleri arkasındaki batışına bakan gözün hüzünlü, özlem dolu ve yeni doğacak güneşe olan umudu gibidir.
Batıcılık akımı Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kurtuluş ideolojilerinden biri olmuştur. Gerileyen ve dağılan imparatorluğun Batı’daki düşünsel ve yapısal dönüşümü yaşamasının kaçınılmazlığına vurgu yapılmaktaydı. 1. Dünya Savaşı ve ardından yaşanan Kurtuluş Savaşı ile birlikte Türkiye’de Ankara’nın başkent olduğu (13 Ekim 1923) yeni devlet kuruldu. Geleneksel-muhafazakâr-İslâmcı kanat başkent olarak çoğunlukla İstanbul’un olmasını talep ederken Batıcı kanat Kurtuluş Savaşı’nın yönetildiği merkez olan Ankara’nın olmasını istiyordu. Yeni devlet düşüncede ve pratikte değişimi öngörüyordu. Bu anlamda imparatorluk mirasını reddetme ve çağın hâkim düşüncelerini egemen kılma perspektifiyle hareket edilecekti. Bu dönüşümün şehir anlamında İmparatorluğa başkentlik yapmış olan İstanbul’dan Anadolu bozkırının ortasında yeni devlete yeni başkentlik yapacak Ankara’nın seçilmesi, İstanbul’a yönelik algıları da etkilemiştir. Kurtuluş Savaşında İstanbul’daki Padişah ile yaşanan sürtüşmeler, ardından saltanat ve hilafetin tasfiyesi ile birlikte İstanbul tereddütlerin ve geleneğin şehri olarak algılanacaktı. Yeni Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün İstiklâl Savaşı’ndan sonra İstanbul'u ilk ziyareti 01 Temmuz 1927 yılında olacaktı. İstanbul gibi imparatorluk payitahtını Cumhuriyet’in kuruluşundan 4 yıl sonra ziyaret etmesi manidardır. Bu anlamda bu süreç yeni devletin imparatorluğun devamı olmadığını zihinlerde pekiştirmek olabilir. Ardından İstanbul’u sık kullanan Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu’nun saltanat mekânlarından olan Dolmabahçe Sarayı’nda vefat etti.
Cumhuriyet dönemi aydınları Ankara’yı İstanbul’un karşıtı şeklinde konumlandırarak, alternatifi olarak sunarak yorumladılar. Batıcı ideoloji bu anlamda İstanbul’daki kültürel, inançsal, sosyal dokuyu koruyacak ve bu çağ için kalıcı kılacak projeler üretmedi. Bir nevi yıkılan saltanatın geride kalan unsurlarının yağması olacaktı. Özellikle koruma, muhafazasında ilgisizlikler ve yanlış kullanımlar nedeniyle birçok değerli eser kayboldu veya değerinden çok şey yitirdi.. İstanbul’un, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki yaşadığı dönüşüm ve kimlik aidiyeti çerçevesinde edindiği kimlik, Cumhuriyet döneminde hoyrat bir şekilde dezenformasyona tâbi tutulacaktı.
Batıcılık akımı içinde yer alan sol kesim açısından ise İstanbul farklı bir yere sahip olacaktı. İstanbul yeni aydınlanmanın düşünsel-eylemlilik, Ankara ise bürokratik merkezi olarak algılanır. Bu meyanda sol terminolojide önemli yere sahip olan eylemlilikler çerçevesinde İstanbul önemlidir. Anadolu’dan İstanbul’a göç eden halkın ve bu çerçevede oluşan işçi sınıfı, emek gibi olguların en yoğun olarak şekillendiği yerdir. Üniversitelerdeki etkinlikler de düşünüldüğünde sol ideolojinin kendini aidiyet olarak beslendiği başlıca şehirdir. Taksim Meydanı sol geleneğin 1 Mayıs İşçi Bayramı temelinde ortaya koyduğu tavırların 1 Mayıs 1977 İşçi Bayramında 34 kişinin hayatını kaybettiği 136 kişinin yaralandığı olay nedeniyle her yıl gerginliklerin yaşandığı ve kutsallaştırılan mekânlardan biri olmuştur. Aleviler ve sol bağlamında İstanbul’un mahallelerinde etkinlik kurulmuş ve ideolojik olarak bu aidiyetler üzerinden şehir algısı oluşmaktadır. Bu algının İstanbul düşünü Vedat Türkali bir şiirinde şöyle belirtir:
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophane’nin karanlık sokaklarında
Koyun koyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanatını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
Milliyetçilik ideolojisi mensupları; İstanbul ile ilgili Fetih ve Ayasofya gibi sembollerin savunusunu İslâmcı-muhafazakâr akıma bıraktılar.
Etnik milliyetçilik açısından Kürtlere ilişkin varlık tasavvurları ifade edilirken İstanbul’un en büyük Kürt şehirlerin birisi olduğu iddiası ulusçuluk sapması içindeki zihinlerin yeni tanımlama imkânlarından birisi oldu.
İstanbul yeni Türkiye’nin kuruluş sürecinde kendisini yeni Osmanlıcılık anlayışının devamı gibi görmeye başladı. Son büyük göçlerle yığınak şehir haline geldi. Şehir yeniden tahkim ediliyor. Şehrin yeni sahipleri yerlerini yadırgıyorlar. Yeni yerler talep ediyorlar. İdeolojik algılara göre birkaç mahalle dışında birbiri içine girdi. İdeolojik sermayesini tüketmek üzere olan son kuşak geçmişe hasret, geleceğe ümitsiz bir şekilde bakıp duruyor.