'Köy Enstitüleri: ekinsel bir kirizma’
Kadir İncesu
Bilindiği gibi bu yıl Köy Enstitülerinin 70. kuruluş yıldönümü ve enstitülerin yaratıcısı büyük eğitimci Hakkı Tonguç’u yitirişimizin 50. yılı… Konu canlılığını sürdürüyor. Kastamonu Üniversitesi ve İzmir’de bu konuyla ilgili sempozyumlar düzenleniyor. Mehmet Başaran ile, yeni baskısı yapılan “Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri” kitabı üzerine yaptığım söyleşiyi sizlerle de paylaşmak istiyorum.
69 yıl önce kurulmuşlar, özgün çalışma dönemleri 6 yıl. Dış güdümlü demokrasicilik oyunu başlarken, 1946’da balyozla inilmiş üstlerine. Ama şunca yıldır, canlılıklarını sürdürüyorlar. 17 Nisanlar, bir halk bayramı gibi kutlanıyor ülkede. Nasıl açıklayabiliriz bunu?
Diyor ki Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Uğur Mumcu: İki başarılı örgütlenme gerçekleştirmiş bu toplum. Biri Kuvayı Milliye, o örgütlenmeyle kazanılmış Kurtuluş Savaşı. İkincisi, 1940’lı yıllarda Köy Enstitüleri örgütlenmesi. Hanidiyse üretici, yaratıcı çağdaş bir toplum oluyormuşuz.
Ama dış baskılarla girilen demokrasicilik oyunu ve Cumhuriyet dönemi kazanımlarının oy pazarına sürülmesi… Karşı devrim…
Bilimsel bakış açısıyla eğilinmiş konuya, Atatürk’ün dediği gibi “Doğu batı kopyası olmayan, kendi gerçeklerimize dayalı bir eğitim anlayışıyla, tam bağımsız onurlu yüce bir toplum yaratabiliriz denmiş. En değerli varlığı nedir bir toplumun: Üzerinde yaşadığı toprak, Misak-ı Milliyle sınırları çizilen vatan. Bir de, yurttaşları. Öyleyse topraklarımızın her karışını en verimli şekilde işleyebilmek ve bunu gerçekleştirecek üretici yaratıcı insanı yetiştirmek… Tüm ülke savaş önlemleri içindeyken, çimentonun, çivinin, demirin olmadığı dönemde, her biri çağdaş bir eğitim kenti gibi tıkır tıkır işleyen yirmi enstitüyü, köy çocukları nasıl kurdu? Nasıl demokratik bir yaşam birimine dönüştürüldüler? Bir ucundan, bunu anlatıyor kitabım.
Nasıl bir insan yetiştirmeyi amaçlıyordu enstitüler?
Özelliklerine göre yirmi bölgeye ayrılmıştı ülke. 1000-2000 dekarlık yaşam alanı. Köy çocuklarının emeğiyle kurulan yapılar, işlenen tarlalar, bahçeler, ahırlar, santrallar, arılıklar… Üretim yaşamı kafayı eli özgürleştirir. Kafa, kör inançların, geleneklerin, göreneklerin baskısından kurtulur; el beceriler kazanı; akıl, duyarlık gelişir. Kitabın ekmekle bir tutulduğu yerde, sağlıklı bir düşünce dolaşımı, akılcı bir yaşam birimi gerçekleşir. Çağcıl yaşamla uyuşamayan tutumlar ve engellerle savaşılır. Özgürleşme eylemi, kötülüklere boyun eğmeyen özgür kişilikler geliştirir.
Tonguç için ne diyorsunuz?
Unesco Başkanı Mayor 21. yüzyılın üniversitesi, eğitim kurumları şunları sağlayabilmeli diyormuş:
“Fırsat eşitliği, yaşamboyu öğrenme olanağı, her koşula yanıt verebilecek öğretim yöntemleri; beceri kazandırmanın ötesinde, en geniş anlamda eğitim anlayışı, toplumun geleceğini biçimlendirmede öncülük; etik değerleri öne çıkarma, topluma karşı sorumluluğa dayalı özerklik ve kalite güvencesi “(Prof. Dr. Güngör Evren, 9 Mayıs 2000, Cumhuriyet)
Enstitülerde ve Yüksek Köy Enstitüsünde Mayor’un dedikleri gerçekleştirilmiştir. 69 yıl önce 21. yüzyıl insanını yetiştirmeye yönelen büyük eğitimcimiz İsmail Hakkı Tonguç’a saygılar
Sonra sen geldin Nisanlar geldi
Durdu o içimize akıttığımız kan
Yenilendi gücümüz bembeyaz
Köyler babası halk babası
Bize çalışmağa başladı tarlalar
Komadı karanlığın ağaları
Halk uyansız ülke çiçeğe dursun
Komadı aydınlıktan korkanlar
Terledin, dayattın bizim için
Hey Cılavuzlar, Kepirler, Hasanoğlanlar!..
…
Köy enstitüleri kapatılmasaydı, acaba bugün nasıl olurdu?
“Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, bugün Türkiye'nin sancısını çektiği birçok sorun sağlıklı bir çözüme kavuşmuş olacaktı; demokrasi temele oturacak, 27 Mayıs devriminin yapılmasına gerek kalmayacaktı. Eğitim, sağlık, toprak sorunu diye bir şey kalmayacak, kendi öz kaynaklarımızı devindirerek sanayileşme yoluna girecektik.” (Suphi Karaman)
Gerçekten de; 1946’da hazırlanmış olan 10 Yıllık Plan'a göre, 1956'da tüm köylerimizde işliği, dersliği, öğretmenevi, uygulama bahçesi, okul toprağı olan; etkinlikleriyle köyün tutumsal, ekinsel yaşamını devindiren birer çağdaş işletme niteliğinde üretici eğitim birimi bulunacak, bunlar bölge okulları, kesimdeki Köy Enstitüleri ile sürdürecekleri işbirliği ve imecelerle kendilerini yenileyerek gelişeceklerdi. Yaşadığı toprağı bilgiyle, bilinçle işleyen, bölge okulları, Enstitüler etkinlikleriyle meslekleşen nüfus, çeşitlenerek artan üretim, sanayileşmeye birikim hazırlayacak; çevre değerleri bilinçle korunarak değerlendirilecek, doğa kirlenmesi, erozyon olmayacaktı. Dengeli gelişme sonucu, toplumumuzda büyük kan yitimine neden olan beyin ve emek göçü yaşanmayacak, kendi gücümüzle kalkınmamıza, ivme kazandırılacaktı.
Özel okul, özel dershane pazarları kurulmayacak, eğitim işportaya düşmeyecekti.
Yeraltı, yerüstü zenginliklerimiz, bilimsel bir görüşle değerlendirileceği için, çarpık kentleşme faciası, doğayı yağmalama turizmciliği; dünyaya avuç açıcı, kur-takçı sanayicilik; insanını pazarlayan "ucuz emek cenneti" durumuna düşme; bütçesinin yarısını borca yatırma onursuzluğu yaşanmayacaktı. Halkın yaratıcı gücü devindirildiği, bilim ve sanat alanında aşamalar yapıldığı için, teknoloji satan toplum durumuna gelebilecektik.
Bilimin yol göstericiliği ile uygulanan planlı ekonomi ile uyanan, bilinçlenen halkın oluşturduğu iktidarlarla altyapı dönüşümleri çözüme kavuşacak, gelir dağılımı dengelenecek; toplumu Cumhuriyet öncesi duruma sürükleyen, moral çöküntüleri yaratan insancıl değerleri, tam bağımsızlığı, devrimleri yozlaştıran 12 Mart, 12 Eylül yıkımları yaşanmayacaktı.
Rönesans dönemindeki gibi tüm halk değerlerini aydınlığa çıkaran derinlerden güç alarak ivme kazanan müzik, yazın, tiyatro, resim vb. alanlarında dünya ekinine, sanatına katkılar getirici bir düzeye ulaşılacaktı. Türk Rönesansı, Türk aydınlanmacılığı dünya ekinini, sanatını varsıllaştıracaktı. Enstitüler'in altı yıllık verimi bu denilenleri doğrulamaktadır.
“Köy Enstitüsü düşüncesi yalnız Türkiye bakımından değil, geri kalmış durumda olan ve toplumsal yapılarını değiştirmek isteyen bütün ülkeler bakımından da önem taşımaktadır. Onun içindir ki, Köy Enstitüleri'ne indirilen darbe, Türk toplumunun çok ötesine taşan bütün geri kalmış ülkelere yönelen bir ihanetin ifadesidir” diyecekti Prof. Dr. Mümtaz Soysal.
Mehmet Başaran, Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, Cumhuriyet Kitapları